Bugün ki yazımın büyük bölümünü ofiste yazdım. Havada bir kasvet var ki sormayın. Ofisim on katlı binanın beşinci katında ama sanırsınız hayaleti bol vampirli bir şatodan sesleniyorum. Her yerde koyu gri bulutlar, aşağısını görmek mümkün değil. Yağmur önden kaçıyor ardından fırtına kovalıyor gibi bir doğa olayı var dışarıda bilmem gözünüzde canlandı mı. Oysa aylar öncesinden şehir dışına günü birlik gezi tozu planı yapmıştık arkadaşımla ama itinayla birbirimizi havanın kötü olduğu ve daha da kötüleşeceği konusunda fiştekledikten sonra evde kalmaya karar verdik. Sıcacık yataklarımızda kıvrılıp dizi keyfi yapacağız.
Dün akşam malumunuz dedemi misafir ettim ama sen gel gör saat on buçukta deli gibi esnemeye başlamayayım mı. Ayy dedim kızım sen on iki olmadan yatmazsın bu akşam aksi gibi uykun geldi, ayıp dedene kendine gel, bir cimcikle kendini, git bi kahve yap ne bileyim uyan. Ama ne mümkün. Artık kırkıncı falan esnemeden sonra dedeciğim halime acıdı da yavrum hadi uyuyalım sabah erken işe gideceksin deyiverdi. Aaaa dedecim olur mu öyle şey ne güzel oturuyorduk derken ben bir daha esnedim ki artık tartışma kabul etmez noktadaydık. Kuyruğumu kıstırıp gittim yattım. Sabah kalktım parmak uçlarımda evi dolanıyorum bir de ne göreyim dedem yok. Allahım dedem nerde, akşam bizdeydi, ben erken yattım diye acaba gücenip gitti mi diye dövünürken babamın aramasıyla kendime geldim. Babam bu sabah daha karga pokunu yemeden iş için yola çıkacağından dedem de onun sesine uyanmış, oğlum beni de eve bırakıver ne de olsa torunla birlikte kalkıp çıkacaktım, ha şimdi ha bi saat sonra deyip babamla birlikte gitmiş. Ben rahat bir oh çektikten sonra mahmur gözlerimle çorabım nerde ay ne giysem hava da soğuk derken gardolaptaki en ince şile bezi bluzumu giyip yola çıktım, dikkatinizi çekerim servise bindiğimde saat altı buçuktu daha, dua etsinler donla gelmedim işe. Şirkete gelen kızları görseniz anlardınız halimi ama o saatte yapacak bişey yoktu. Bu kızları anlamak mümkün değil zaten. Üniversitedeyken de böyleydi. Saat yedi kırkbeşe ders koyalardı sanki günün başka bir saati yokmuş gibi ve o saatte sınıfın hemen hemen tüm bayanları badana gibi makyaj ve fönlü saçlarla sınıfa girerlerdi. Oha derdim oha. Ofistekiler de böyle. Bu ne enerji, bu bitmek bilmez bir yaşam sevincidir. Saat yedi buçuk olmasına rağmen kızlar tuvaletinde minimum on bayan var, bunların dört tanesi saçına maşa yapıyor, üç tanesi makyaj, kalan üç tanesi de eteğini pantolonunu çekiştiriyor. Ben ise yüzümü zor yıkıyorum yemin ederim sabahları. Hele öyle akşamdan kıyafet hazırlayayım, bu elbiseye şu takı gider, ay o pabuçlar olmaz diğer topukluları giyeyim diye bir fikir içinde olduğumu hiç hatırlamıyorum. Oldum olası sade takılırım ve kilo fazlam olmasına rağmen kendimi o kadar boyanacak, saç yapacak kadar kötü hissetmem. Her halimle güzelim ayol diyen tiplerden de değilim, biliyorum yaşlı teyzeler gibiyim ama ne bileyim o kadar süs de yazık be cildinize, saçınıza. Değil mi anacım? Şimdi Fringe izleme zamanı, daha fazla yazmam artık. Malak gibi yatıp bol kalori alacağım bir haftasonu beni bekliyor heyyyoo, burnumu pazartesi sabahına kadar dışarı çıkartmam valla.
Hepinize iyi geceler...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.