19 Ekim 2010 Salı
Halen bekliyorum yaa.
Kuyruğu dik tutuyorum halen ama galiba aramayacak. Ağır abla rolündeyim tabii ki, 2 gündür facebooka bile durum girmiyorum, o derece dik kuyruk ama korkarım ki dik kalacak. Niye aramıyorsun arkadaşım ya??? Esasen sorumun cevabı belli de cevaplamak işime gelmiyor galiba. Aramak isteyen çoktan arardı diyorum. Etrafımdaki herkes sabret arayacak diyor. İnsanları mı iç sesimi mi dinlesem... Kısa kesiyorum, perşembe gününden umutluyum, cumadan önce ya hani haftasonu bişeyler yapalım mı derse emrine amadeyim diycem valla :)))
16 Ekim 2010 Cumartesi
Rejimdeyim ciddi ciddi...
Rejim işlerinden başarısız olmuş ve kilosu tavan yapmış biri olarak sesleniyorummmm, acıkmamanın yolunu buldum, Protein... Yumurta, et yiyorsun başka bişey yemene gerek kalmıyor. Dilerim kolestrolüm tavan yapmaz bu arada ama galiba kıvırdım ben bu rejim işini bu sefer. 15-20 kilo vermeden de durmaya niyetim yok.
Niye mi rejimdeyim haha. Elbette evde kaldığımı artık idrak etmiş bulunduğum için. Efendim sağda solda çıtı pıtı bir sürü hatun türemiş, güzel değillerse bile o kadar süslü, alımlı duruyorlar ki utandım kendimden. Kendi kendini teselli edip yalan diyeceğine gerçekle yüzleş dedim, şişkonun tekisin işte ve nihayet aklımı başıma devşirip giriştim diyet işine.
Dün benim şu yedekte duran arkadaş ile buluştuk efendim. Beni şöförüyle eve bıraktırdı desem gecenin nasıl başladığını ve nasıl devam ettiğini tahmin edebilirsiniz. Ben hiçbir erkek karşısında bu kadar ezilmiş ve çaresiz hissetmedim kendimi, o nasıl bir dominantlıktır, o nasıl bir kendine özgüvendir yahu, zaten bir süre sonra sidik yarıştırmana gerek yok kızım adam senin dişine göre değil dedim ve beyim bilir moduna aldım olayı:))) Uff ya halen etkisinden kurtulabilmiş değilim. Evimin kadını çocuklarımın anası olacaksın o kadar dese, beyim bilir deyip kuyruğu kıstırıp gidecem, adamın öyle bir etkisi var yani düşünün.
Klasik arar mı aramaz mı, ne zaman arar, ne demeliyim modundayım, şu süre bir an önce geçse de herşey açıklığa kavuşsa, ağır abla rolünden bıktım zira, arayıp niye aramıyon lan diye çemkirmek istiyorum o derece :)))
Kısa kesiyorum, heyecandan yazamıyorum zaten. Şu bekleme süresi geçsin detayları ileteceğim efendim.
İyi geceler hepinize...
Niye mi rejimdeyim haha. Elbette evde kaldığımı artık idrak etmiş bulunduğum için. Efendim sağda solda çıtı pıtı bir sürü hatun türemiş, güzel değillerse bile o kadar süslü, alımlı duruyorlar ki utandım kendimden. Kendi kendini teselli edip yalan diyeceğine gerçekle yüzleş dedim, şişkonun tekisin işte ve nihayet aklımı başıma devşirip giriştim diyet işine.
Dün benim şu yedekte duran arkadaş ile buluştuk efendim. Beni şöförüyle eve bıraktırdı desem gecenin nasıl başladığını ve nasıl devam ettiğini tahmin edebilirsiniz. Ben hiçbir erkek karşısında bu kadar ezilmiş ve çaresiz hissetmedim kendimi, o nasıl bir dominantlıktır, o nasıl bir kendine özgüvendir yahu, zaten bir süre sonra sidik yarıştırmana gerek yok kızım adam senin dişine göre değil dedim ve beyim bilir moduna aldım olayı:))) Uff ya halen etkisinden kurtulabilmiş değilim. Evimin kadını çocuklarımın anası olacaksın o kadar dese, beyim bilir deyip kuyruğu kıstırıp gidecem, adamın öyle bir etkisi var yani düşünün.
Klasik arar mı aramaz mı, ne zaman arar, ne demeliyim modundayım, şu süre bir an önce geçse de herşey açıklığa kavuşsa, ağır abla rolünden bıktım zira, arayıp niye aramıyon lan diye çemkirmek istiyorum o derece :)))
Kısa kesiyorum, heyecandan yazamıyorum zaten. Şu bekleme süresi geçsin detayları ileteceğim efendim.
İyi geceler hepinize...
12 Ekim 2010 Salı
Yeniden yeşeren ümitler...
Tam ümidimi kaybetmeye, attığım mesajdan ötürü pişman olmaya başlamıştım kiiii...
Olayı bilmiyorsunuz, durun anlatayım. Ben bir cesaret (arkadaşların gazına gelme olayı tamamen) benim romantik prensime facebooktan mesaj attım, işte gelemedim derslere, ekimde kasımda pek bir yoğun olacam da bölünmesin diye dersler aralık ayına erteledim falan gibisinden tamamen bahane edilerek yazıldığı belli bikaç cümle çiziktirdim arkadaşa. Anam çiziktirmez olaydım, tam tamına 1 gün 23 saat 15 dakika bekledim cevabı gelene kadar. Türlü türlü düşünceler, umutsuzluklar, kendini beğenmemeler ve bir paket damak antep fıstıklı çikolata eşliğinde kendime ve kilolarıma lanet okuyarak geçirdim bu 1 gün 23 saat 15 dakikayı. Az önce cevap geldi, "bekliyorum, görüşmek üzere" diye. Sanki ilan-ı aşk etmişçesine bir sevindim, öyle bir sevindim ki hemen yazmaya koyuldum. Çıkmadık candan umut kesilmez diye boşuna dememiş atalar. Bekledim ve muradıma erdim. Erkekler ne söyler kadınlar ne anlar diye bir geyik var ya, hemen örnekleyeyim.
Erkek yazar: "Bekliyorum, görüşmek üzere".
Kadın içinden geçirir: "Abareyyy saat 23:15'te attığına göre mesajı ayy bak uyumamış geç de olsa mesaj atmış, demek ki ince çocuk, öyle ayı değil amaann geliyorsan gel gelmiyorsan bana ne diyecek. (alt düşünce eee tabii ben onun için potansiyel müşteriyim, bana yüz vermezse derse gitmem, derse gitmezsem para kazanamaz). Ay biliyorum bunlar hep kendine olan güvensizlikten kaynaklanıyor. Ne vardı bir paket çikolatayı depresyonuma ortak etmeye yaaaa. Neyse aralık ayına daha çok var, sıksam kendimi on kilo veririm (pok verirsin).... diye uzayıp giden cümleler.
Erkek ne kadar kısa ve öz, kadın ne kadar karmaşık ve kalabalık değil mi. Erkekler gibi kısa ve sade düşünmeyi istiyorum ben de!!!! Dünyaya sadece ordan, işte anlayın sadece ordan bakabilmeyi istiyorum, çok mu şey istiyorum!!!
Denize düşen yılana sarılır misali, o olmazsa bari depresif ruh haline bürünüp bir tepsi baklava ile kalan şanslarımı da söndürmeyeyim diye hani geçen dediğim şu "zengin, ilgi çekici" vatandaş ile de randevulaştım. Bu cuma bakıcam artık, paranın gücü mü, aşkın gücü mü?? :))) Türk filmlerinden kareler yaşıyorum, oysa ne kadar sade bir hayatım vardı. Boyuma denk koyu kahve renginde ömrümde iki kere görmek nasip olan rahmetli dedemin hediyesi benim emektar ayıcığım vardı oysa bir zamanlar sadece. Onu besler, giydirir, severdim ve o hiç yanımdan ayrılmazdı, bana böyle milyon tane çelişki yaşatmazdı. Ne ara sindi benliğime bu özgüvensizlik bilmem ki. Oysa Roma'yı da yakarım türevi cabbar bir hatunum.
Cuma ola hayrola, Aralık gele aşk ola diyorum. Ayy minimum on-on beş kilo vermem lazımmmm, son çikolatamı az önce yidimmmmm:)))
Hepinize iyi geceler.
Olayı bilmiyorsunuz, durun anlatayım. Ben bir cesaret (arkadaşların gazına gelme olayı tamamen) benim romantik prensime facebooktan mesaj attım, işte gelemedim derslere, ekimde kasımda pek bir yoğun olacam da bölünmesin diye dersler aralık ayına erteledim falan gibisinden tamamen bahane edilerek yazıldığı belli bikaç cümle çiziktirdim arkadaşa. Anam çiziktirmez olaydım, tam tamına 1 gün 23 saat 15 dakika bekledim cevabı gelene kadar. Türlü türlü düşünceler, umutsuzluklar, kendini beğenmemeler ve bir paket damak antep fıstıklı çikolata eşliğinde kendime ve kilolarıma lanet okuyarak geçirdim bu 1 gün 23 saat 15 dakikayı. Az önce cevap geldi, "bekliyorum, görüşmek üzere" diye. Sanki ilan-ı aşk etmişçesine bir sevindim, öyle bir sevindim ki hemen yazmaya koyuldum. Çıkmadık candan umut kesilmez diye boşuna dememiş atalar. Bekledim ve muradıma erdim. Erkekler ne söyler kadınlar ne anlar diye bir geyik var ya, hemen örnekleyeyim.
Erkek yazar: "Bekliyorum, görüşmek üzere".
Kadın içinden geçirir: "Abareyyy saat 23:15'te attığına göre mesajı ayy bak uyumamış geç de olsa mesaj atmış, demek ki ince çocuk, öyle ayı değil amaann geliyorsan gel gelmiyorsan bana ne diyecek. (alt düşünce eee tabii ben onun için potansiyel müşteriyim, bana yüz vermezse derse gitmem, derse gitmezsem para kazanamaz). Ay biliyorum bunlar hep kendine olan güvensizlikten kaynaklanıyor. Ne vardı bir paket çikolatayı depresyonuma ortak etmeye yaaaa. Neyse aralık ayına daha çok var, sıksam kendimi on kilo veririm (pok verirsin).... diye uzayıp giden cümleler.
Erkek ne kadar kısa ve öz, kadın ne kadar karmaşık ve kalabalık değil mi. Erkekler gibi kısa ve sade düşünmeyi istiyorum ben de!!!! Dünyaya sadece ordan, işte anlayın sadece ordan bakabilmeyi istiyorum, çok mu şey istiyorum!!!
Denize düşen yılana sarılır misali, o olmazsa bari depresif ruh haline bürünüp bir tepsi baklava ile kalan şanslarımı da söndürmeyeyim diye hani geçen dediğim şu "zengin, ilgi çekici" vatandaş ile de randevulaştım. Bu cuma bakıcam artık, paranın gücü mü, aşkın gücü mü?? :))) Türk filmlerinden kareler yaşıyorum, oysa ne kadar sade bir hayatım vardı. Boyuma denk koyu kahve renginde ömrümde iki kere görmek nasip olan rahmetli dedemin hediyesi benim emektar ayıcığım vardı oysa bir zamanlar sadece. Onu besler, giydirir, severdim ve o hiç yanımdan ayrılmazdı, bana böyle milyon tane çelişki yaşatmazdı. Ne ara sindi benliğime bu özgüvensizlik bilmem ki. Oysa Roma'yı da yakarım türevi cabbar bir hatunum.
Cuma ola hayrola, Aralık gele aşk ola diyorum. Ayy minimum on-on beş kilo vermem lazımmmm, son çikolatamı az önce yidimmmmm:)))
Hepinize iyi geceler.
10 Ekim 2010 Pazar
Havada aşk kokusu var...
"I don't know much but I know I love you" diye bir şarkı var, bi zamanlar dinlemiş çok beğenmiştim. Allahım dilime takıldı ama sadece bu cümlesi. Çok azıcık da melodisini hatırlıyorum ama gerisi ne mümkün. Ha bir de düet olduğu hatırımda. Çıldıracam, nerden bulcam ben bu şarkıyı diye youtube, google artık ne kadar arama olanağım varsa, buna arkadaş çevrem de dahil başvurdum ama tık yok. Neyse artık olay gündemden düştü, işteyim bizim sevdiğim müdürlerden biriyle sohbet ediyoruz odasında (dedikodu yapıyoruz aslında), bir baktım radyo dinliyor ve radyoda bu şarkı çalıyor. Nasıl zıpladım yerimden bir ben bir allah biliyo, adam korkudan sıçtı sanıyorum aşka geldi saldıracak bu kız bana diye. Aha dedim ben bu şarkıyı aylardır yok yıllardır bulmaya çalışıyorum, lanet olsun kayıt cihazım yok ayy aklınızda tutar mısınız acaba falan diye çırpınırken adamcağız hemen telefonunun kayıt düğmesine basıverdi ve beni büyük bir dertten kurtardı. Sizde de var mı böylesi takıntılar bilmiyorum ama ben bişeyi hatırlamaya çalışır ama hatırlayamazsam tüm gün başka bişey yapamam, gece uyuyamam. Neydi neydi diye kendimi yer durur, tüm olanaklarımı ve arkadaşlarımı onu bulmaya sevk ederim. Şimdi full versiyonunu bıkmadan tekrar tekrar dinliyorum. Ha bir de böyle pis bir huyum var. Kusana kadar aynı şarkıyı dinlerim üst üste, artık hane halkı ve çaktırmasam da ben de baygınlık geçiririz, ne zaman inanırım şarkıyı son notasına kadar emdim bir daha yüzüne bakmam. Ama aradan on yıl geçse de tekrar dinlediğimde yine o kusana kadar dinlediğim anda ki ruh haline de dönerim hemen. Nefret ettiğim adama tekrar aşık bile olabilirim düşünün yani ne kadar özümsediğimi. Şimdi havada aşk kokusu var dedim çünkü artık yaş kemale erdi, birini bulup evlenmem lazım zira evde kalmışlar kategorisine hızla giriyorum. Ayrıca bir evin bir çocuğu olduğum için beni aldı yarın öbür gün ben yalnız kalırsam ne bok yiycem korkusu. Hayır bu güne kadar defalarca bizimkilere postayı koyup gittim yalnız yaşadım, tek başıma daha mutlu olduğum gün sayısı daha fazladır ama yaşlılık böyle bişey tırsak yapıyor insanı, salya sümük bir tip oldum, allahım ben napicem yaşlılıkta bir bardak su bile istesem veren olmayacak diye bir koca bulayım artık telaşı başladı bende. Ve adayların içinden en mantıklı ve aynı zamanda da en aşk dolusu olanı seçtim, piyano öğretmenim :) Hayır adaylar arasında dememe bakmayın garibim hiçbirinin kendileri üzerine kurduğum hain planlardan haberi yok. Aman en sonunda aşk bitecek bari adamın parası olsun da gezelim tozalım bakış açısıyla aday ettiklerim var (ama bir yandan zenginin parası yenmez gibi bir fikre kapılmışım nedense), diğer yandan ömür boyu hiç bişey hissetmediğin adamla da yaşanmaz beya o kadar da al gülüm ver gülüm değil bu işler, aşık olunca anlıycaksın kızım diyorum. Feci arada kaldım anlayacağınız ama artık hangisi elini çabuk tutarsa ona varacağım :)) Piyano hocamı facebookta arkadaş ettim kendime, sabah akşam fotoğraflarına bakıp salaka salak hayal kuruyorum. Hemşeri çıktık bir de kendisiyle, ayy diyorum benden iyisini mi bulacak. Yaş farkımız 1, kültür farkımız hiç yok, ben de piyano çalabiliyorum. Eee daha nolsun yani beni almıycak da kimi alcak diye burnum kaf dağında ama adamın evli olup olmadığını dahi bilmiyorum. Allahım bişeyler yap nolur evli olmasın yaawww :(( Ha diğer yandan zengin olan adayımın sayfasına da bikaç ziyaret yapıyorum ama herkesle de arkadaş bu ya, ne idüğü belirsiz bi tip deyip gönlümü benim romantik piyano hocasına kaydırıveriyorum hafiften, fonda çalan aşk yüklü şarkıda tabii bu duruma destek oluyor. Şarkılar yüzünden zaten başıma ne geldiyse.
8 Ekim 2010 Cuma
Dünün bugünü
Bugün ki yazımın büyük bölümünü ofiste yazdım. Havada bir kasvet var ki sormayın. Ofisim on katlı binanın beşinci katında ama sanırsınız hayaleti bol vampirli bir şatodan sesleniyorum. Her yerde koyu gri bulutlar, aşağısını görmek mümkün değil. Yağmur önden kaçıyor ardından fırtına kovalıyor gibi bir doğa olayı var dışarıda bilmem gözünüzde canlandı mı. Oysa aylar öncesinden şehir dışına günü birlik gezi tozu planı yapmıştık arkadaşımla ama itinayla birbirimizi havanın kötü olduğu ve daha da kötüleşeceği konusunda fiştekledikten sonra evde kalmaya karar verdik. Sıcacık yataklarımızda kıvrılıp dizi keyfi yapacağız.
Dün akşam malumunuz dedemi misafir ettim ama sen gel gör saat on buçukta deli gibi esnemeye başlamayayım mı. Ayy dedim kızım sen on iki olmadan yatmazsın bu akşam aksi gibi uykun geldi, ayıp dedene kendine gel, bir cimcikle kendini, git bi kahve yap ne bileyim uyan. Ama ne mümkün. Artık kırkıncı falan esnemeden sonra dedeciğim halime acıdı da yavrum hadi uyuyalım sabah erken işe gideceksin deyiverdi. Aaaa dedecim olur mu öyle şey ne güzel oturuyorduk derken ben bir daha esnedim ki artık tartışma kabul etmez noktadaydık. Kuyruğumu kıstırıp gittim yattım. Sabah kalktım parmak uçlarımda evi dolanıyorum bir de ne göreyim dedem yok. Allahım dedem nerde, akşam bizdeydi, ben erken yattım diye acaba gücenip gitti mi diye dövünürken babamın aramasıyla kendime geldim. Babam bu sabah daha karga pokunu yemeden iş için yola çıkacağından dedem de onun sesine uyanmış, oğlum beni de eve bırakıver ne de olsa torunla birlikte kalkıp çıkacaktım, ha şimdi ha bi saat sonra deyip babamla birlikte gitmiş. Ben rahat bir oh çektikten sonra mahmur gözlerimle çorabım nerde ay ne giysem hava da soğuk derken gardolaptaki en ince şile bezi bluzumu giyip yola çıktım, dikkatinizi çekerim servise bindiğimde saat altı buçuktu daha, dua etsinler donla gelmedim işe. Şirkete gelen kızları görseniz anlardınız halimi ama o saatte yapacak bişey yoktu. Bu kızları anlamak mümkün değil zaten. Üniversitedeyken de böyleydi. Saat yedi kırkbeşe ders koyalardı sanki günün başka bir saati yokmuş gibi ve o saatte sınıfın hemen hemen tüm bayanları badana gibi makyaj ve fönlü saçlarla sınıfa girerlerdi. Oha derdim oha. Ofistekiler de böyle. Bu ne enerji, bu bitmek bilmez bir yaşam sevincidir. Saat yedi buçuk olmasına rağmen kızlar tuvaletinde minimum on bayan var, bunların dört tanesi saçına maşa yapıyor, üç tanesi makyaj, kalan üç tanesi de eteğini pantolonunu çekiştiriyor. Ben ise yüzümü zor yıkıyorum yemin ederim sabahları. Hele öyle akşamdan kıyafet hazırlayayım, bu elbiseye şu takı gider, ay o pabuçlar olmaz diğer topukluları giyeyim diye bir fikir içinde olduğumu hiç hatırlamıyorum. Oldum olası sade takılırım ve kilo fazlam olmasına rağmen kendimi o kadar boyanacak, saç yapacak kadar kötü hissetmem. Her halimle güzelim ayol diyen tiplerden de değilim, biliyorum yaşlı teyzeler gibiyim ama ne bileyim o kadar süs de yazık be cildinize, saçınıza. Değil mi anacım? Şimdi Fringe izleme zamanı, daha fazla yazmam artık. Malak gibi yatıp bol kalori alacağım bir haftasonu beni bekliyor heyyyoo, burnumu pazartesi sabahına kadar dışarı çıkartmam valla.
Hepinize iyi geceler...
7 Ekim 2010 Perşembe
Misafirim var
Kırk yılın başı misafir çağırayım dedim, çağıra çağıra dedemi çağırdım. Gülmeyin, şu şair dedemden bahsediyorum elbette. Sanmayın mükellef bir sofra kurdum, bir kuş sütü eksik ve dedemi iki tane zebellah yelliyor, bir eli yağda bir eli balda. Garibim, zaten iyice ufalmış bedeniyle bizim ikili koltuğun bir köşesine sinmiş Fatmagül'ün suçu ne, yazık kıza diye diye açlıktan kıvranan midesini tuta tuta maharetli torununun yemeklerini bekliyor. Menü uyduruktan köfteli patates yemeği ile şehriyeli pilav. Eee anacım bu saatten sonra anca bu oluyor, ben de şöyle yarım saatte beş çeşit yemeği yapıveren o hatunlardan değilim. Bütün gün ofiste rapor yaptım, maillere cevap verdim, türlü türlü insana telefonda dert anlattım, ayy yoruldum yaa. Neymiş, haftaiçi deden bile olsa misafir çağrılmayacakmış. Yalnız ne dakik adammış, eve adımımı attım, zankk zil çaldı. Dede bir köşede sindin gelişimi mi bekledin yahu... Bir baktım elinde gazeteler pıtır pıtır çıkıyor merdivenleri. Koşup böyle sımsıkı sarılasım geldi, hoopp dedim kocaman eşşek oldun, ağır ol bakalım. Şimdi kendisiyle ilgilenmem lazım, ufaktan kaçıyorum. Yarın tüm dedikoduları detaylı anlatıcam inşallah.
Hadi iyi geceler.
Hadi iyi geceler.
6 Ekim 2010 Çarşamba
Nihayet açtım blogumu, erdim rahata!!
Ayy benim neyim eksik dedim ve güç bela bir blog açtım kendime nihayet. Anacım bunun ayarlarını yapmak ne zor işmiş, şu kelebek resmini koyana kadar bile göbeğim çatladı, hadi hayırlısı. Ben ki on parmak klavye kullanan biriyim bir blogla mı baş edemiycem, yazar yazar dururum diye içimden geçiriyorum ama 2 gün sonra yazılarım seyrekleşirse bilin ki sıkıldım bu işten, savsaklıyorum. Karşımda bir okuyucu kitlesi varmışçasına yazıyor olmam da genlerimdeki yazar potansiyeline bir işaret olsa gerek, ee boşuna edebiyat okumadık, boşuna dedemiz şair değil dimi. Şimdiden imla hataları için özür diliyorum, burası TDK olmadığına göre kendimi kasamıycam, halbuki 1 yıla yakın redaktör olarak çalışmışlığım var, bu konuya takığım. Yani siz siz olun imlanıza dikkat edin, beni örnek almayın, yoksa düzeltirim.
Neyse gelelim ismime. Efendim kasmayın kendinizi, google'larda helak olmayın. Peperutka "kelebek" dimek. Bir hikayesi var elbette, sonra anlatırım. Of(f)ice mevzusu ise sabah sabah gözümdeki çapaklarlarımla aklıma gelen dahiyane bir buluş. Zaman içinde ofis hikayelerimi yazdıkça göreceksiniz ki isim kelimenin tam anlamıyla cuuk diye oturmuş.
İlk yazım, uzatıp canınızı sıkmak istemem. Blog açmış olmanın verdiği heyecan var şu anda, rahat rahat heyecanımı yaşayayım istiyorum. Sabah 6'da uyanıcam bir de, [hava karanlık oluyor yahuuu:(]. Ayrıca zamanla kendisini daha yakından tanıyacağınız bir "kardeşim" yüzünden "The Event" diye bir diziye başladım ki sormayın. Gerçi hiçbir dizi "Fringe" yerine geçemez şu sıralar, lay la lay la lay...
Hadi iyi geceler hepinize...
Kaydol:
Yorumlar (Atom)